
Toprak Küserse Şehir de Küser
Gaziantep denildiğinde aklımıza üretim gelir.
Fabrikalar, ihracat, organize sanayi bölgeleri, tekstil, makine, gıda… Bu şehir, çalışmayı ve üretmeyi bilen insanların emeğiyle büyüdü.
Ama bugün önümüzde başka bir soru var:
Gençler neden topraktan uzaklaşıyor?
Bu sorunun cevabını yalnızca ekonomik şartlarda ararsak eksik kalırız. Çünkü insan yalnızca para kazanmak için çalışmaz. İnsan; ait olmak, değer görmek, üretmek ve geleceğe dair umut taşımak ister.
Bir psikolog olarak gençlerin gelecek algısına baktığımda beni düşündüren noktalardan biri de tam olarak bu.
Bugünün gençlerine çoğu zaman başarıyı; yüksek maaş, iyi bir meslek, büyük bir şehir, prestijli bir unvan ve mümkünse hızlı bir yaşam üzerinden anlatıyoruz.
Çiftçilik ise bu başarı hikâyesinin neresinde?
Bir gence “çiftçi ol” dediğimizde onun zihninde çoğu zaman teknoloji kullanan, dünyaya ürün satan, kendi işini yöneten bir girişimci değil; zor şartlarda çalışan ve geleceği belirsiz bir insan canlanıyor.
Belki de önce bu algıyı değiştirmemiz gerekiyor.
Gençlere “Tarlaya dön.” demek yerine,
“Geleceğin tarımını sen kur.” diyebilmeliyiz.
İşte burada Gaziantep’in sanayicisine, iş insanına ve girişimcisine önemli bir görev düşüyor.
Gaziantep sanayide nasıl dönüşüm yaratmayı başardıysa, aynı vizyonu tarımda da gösterebilir.
Neden genç bir çiftçi yalnızca toprağı işleyen biri değil; teknolojiyi kullanan, veriye dayalı üretim yapan, marka oluşturan ve ihracat yapan bir girişimci olmasın?
Bir sanayicimiz tarım teknolojisine yatırım yapabilir.
Bir iş insanımız genç üreticiye mentorluk verebilir.
Üniversitelerimiz bilgiyi sahaya taşıyabilir.
Yerel yönetimler gençlerin üretime katılmasını kolaylaştırabilir.
Çünkü gençlerin yalnızca ekonomik desteğe değil, “Burada sana ihtiyaç var.” duygusuna da ihtiyacı var.
Psikolojik olarak insan, emeğinin anlamlı olduğuna ve geleceğinin bulunduğu yere daha güçlü bağlanır.
Gençlere sürekli “Daha iyi bir hayat için başka yerlere git.” dersek, bir süre sonra kendi şehrinde ve kendi toprağında gelecek görmemeye başlayabilir.
Oysa onlara “Bu şehirde senin emeğine, fikrine ve üretimine ihtiyaç var.” diyebilmek, aidiyet duygusunu güçlendirebilir.
Gaziantep’in geleceğini konuşurken yalnızca kaç yeni fabrika açılacağını değil, kaç gencin bu şehirde kalıp üretmeyi seçeceğini de konuşmalıyız.
Çünkü bir şehrin gücü yalnızca fabrikalarında ve ihracat rakamlarında değil; gençlerinin o şehirde bir gelecek hayal edip edemediğinde de saklıdır.
Toprak yalnızca ürün yetiştirmez.
İnsanın kökünü de besler.
Ve belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Gençlere toprağın üzerinde de güzel bir gelecek kurulabileceğine dair yeterince güçlü bir hikâye anlatabiliyor muyuz?
Çünkü gençler gelecekten umudunu keserse yalnızca toprak değil, şehir de küser.
Toprak küserse şehir de küser.
“İnsana dokunan her hikâye, değisimin ilk adımıdır.”



